Kişiselleştirme

Dilek Türkoğlu


Diğer Yazıları

Geçen haftalarda sık yapılan düşünce hatalarından bahsettik. Kişiselleştirme de sık  yapılan düşünce hatalarından biridir.

Bebekler yeni doğduğu zaman kendisi ile çevresinin sınırlarını bilemez. Her şeyi, bir anlamda bütün evreni, görebildiği, algılayabildiği kadarıyla kendisinin uzantısı olarak algılar.

Zaman geçtikçe çocuk kendisi ile kendisi olmayanları ayırmayı öğrenir. Öncelikle bunları somut düzeyde öğrenir kendi elini ısırdığında acıdığı halde, annesinin elini ısırdığında acımadığını fark eder.

Daha soyut düzeydeki farkındalıklar ise çocuğun zihinsel gelişimi ile uygun zamanlarda ortaya çıkar. Örneğin, ayağını masaya çarptığı zaman kendi ayağı ağrıdığına göre, masanın da canı acıyacaktır. Masayı cezalandırmak için masaya vurur.

Olayların kendisi ile bağlantıda olup olmadığını fark edebilmesi ise daha da ileri yaşlarda mantığın ve soyut düşünmenin gelişmesi ile birlikte ortaya çıkabilmektedir.

O yüzden küçük yaşlardaki çocuklar her şeyi kendisi ile bağlantılandırırlar.

Örneğin, anne babası kavga etmişse bu kendisinin kötü olmasıyla bağlantılıdır. Bunun mantık bağlantısı ile nasıl olacağını değil, mantık bağlantısı kurmayı öğrendikten sonra nasıl bağlantılı olmayacağını anlaması gerekir.

Bizim anladığımız anlamda "ne ilgisi var?" sorusuna çocuklar cevap veremese bile ilgisinin olmadığını hissetmesine yetmez.  Ya da annesine sinirlenip  “geber” dediyse, gerçekten öyle olacağından korkar. Bir anlamda büyüsel bir şekilde kendi söylediklerinin olacağını sanır. (Buna çocuklardaki büyüsel düşünce denir.)

Yaş ilerledikçe etrafımızdaki her şeyin bizimle bağlantısının olması gerekmediğini, bizim düşüneceğimiz, hissedeceğimizden farklı olabileceğini ayırt etmeye, mantık bağlantıları kurabilmeye başlarız.

Bu beceriler geliştikçe evrenin merkezi olmadığımızı anlarız. Ancak yine de herkeste az ya da çok kendini merkezde hissetme duygusu kalır.

O yüzden mantık bağlantısı kuramasak da yaşadıklarımızı kişiselleştirme eğilimimiz olur. Örneğin, hiç tanımadığımız birisi, bizi reddettiyse kendi üzerimize alınırız. Hatta Murpfy kurallarında olduğu gibi biz geçmeden önce hızlı ilerleyen sıranın biz geçtikten sonra  yavaş ilerlediğine inanırız. Ben geçmeden önce hızlı akıyordu, ben o sıraya geçince yavaş gitmeye başladı diye düşünürüz.

Mantıklı başka bir bahane bulamadığımız için de bunu bizim kendi şanssızlığımızla bağlantılı olduğuna inanırız.

Kişiselleştirmeler, suçlanma ve suçlama duygularını tetiklediği için hayata yük getirir. Örneğin, bir satış temsilcisi, satamadığı zaman bunu ürünün alınmaması gibi değil de kendisinin reddedilmesi gibi algıladığında, karşısındaki kişilere öfke duyabilir ya da aynı olayı “ben satamadım” gibi algıladığında kendisini suçlayabilir. Oysa bir ürünün satın alınması sadece satan kişinin onu yeterince tanıtıp tanıtmaması ile bağlantılı değildir.

Önemli bir kısmı, satın alacak kişinin mali gücü, yeterince ihtiyaç ya da istek duymaması… gibi bir çok etken tarafından belirlenmektedir.Burada diğer bütün etkenleri yok sayarak tek başına kendi üzerine alınması gerçekçi değildir.

Kişiselleştirme insan ilişkilerinde daha da karmaşık hale gelir. Çünkü karşıdaki de bir süre sonra kendisi ile olan ilişkide yaşananları kişiselleştireceği için, bir süre sonra gerçekten kişisel tepkiler ortaya çıkabilmektedir.

O durumda kişiselleştirme ile ilgili  “yanlış düşünmüşüm” şeklinde düzeltme yapma olasılığından da mahrum kaldığımız için hatalı düşünmeleri de düzeltemeyiz. O durumda mantıklı açıklamalar da yetmeyeceği için daha mistik olan şeylerle bağlantılar kurmaya başlarız. Bende bir şey var, benim enerjim ağır… gibi gerçekçi olmayan (bir anlamda büyüsel düşüncenin uzantısı olan) inançlara sararız. Böyle yorumlar yapmak yerine o kişi ile gidip aklınızdaki düşünceyi sormak en mantıklı olandır. En azından kendi duygunuzu ifade etmiş olmak, karşınızdakinin de kişiselleştirmeler yapmasını engelleyecektir.

Çocukluktan gelen düşünme tarzının kalıntıları bizi, özellikle üst üste kötü şeyler yaşadığımız dönemlerde daha fazla etkisi altına alır.

Evrenin merkezi olarak hissettikçe suçlama (karşıdakinin üzerine kişiselleştirme) ya da suçlanma (kendisi üzerine kişiselleştirme) artar.

Evrenin merkezinde olma hissi her ne kadar bize “önemli olma” hissi verse de evrenin merkezinde olmadığınızı bildiğinizde çok daha  gerçekçi olur ve özgür hissederiz.

İki duygu arasında seçim yapabilecek  kadar kendi içimizde özgür olabilmek dileğimle…

 

28-12-2017