Sözdebilim - Bilimden uzak mıyız?

Modern bilimin tohumlarının atıldığı 1600’lü yıllardan bu yana modern bilimle haşır neşir olan, modern bilimin sonucunda sanayileşmiş ve hatta günümüzde ileri teknolojiler üreten ve tüketen toplumlarda bile “sözdebilim” (ya da sahte bilim – pseudoscience) olarak adlandırılabilecek faaliyetlerin popülerliği hiç azalmamıştır.

“Ufoloji”, “Astroloji”, “Homeopati”, “Numeroloji” ve daha nice sözdebilim dalları bilimden çok daha sık söz konusu edilmektedir. Medya bu tür atıp tutmaları çok sever, çünkü bu ve benzeri sözdebilim dalları ses getirir ve hem üretenine hem de yayanına iyi para kazandırır!

20. yüzyılda günlük yıldız fallarını gazete sayfalarında takip edenler günümüzde de akıllı telefonlarına kurdukları uygulamalarla bu “ihtiyaçlarını” karşılamaktadır. Belki de işin içine teknoloji girince sanki yapılan iş daha “bir bilimselmiş” gibi düşünülmektedir!

Tabii ki burada amacım eğlence amacıyla fal bakanlara bilimin sopasını göstermek değil! Sonuçta demokrasi var, kimsenin bir başkasının eğlencesine karışma ya da bu eğlenceyi yasaklama hakkı olamaz!

Astroloji kadar astronominin, uzaydan gelip dünyada medeniyeti kurdukları iddia edilen uzaylılar kadar hakiki antropoloji ve arkeolojinin konu edilmemesidir esasında beni mutsuzluğa ve hatta umutsuzluğa iten!

Bilinçli olmayan bireylerden oluşan toplumlarda demokrasinin olgunlaşamaması gibi bilim eğitiminin ve okuryazarlığının yaygın olmadığı toplumlarda da bilimsel merak ihtiyacı bilimle değil de  sözdebilimle giderilmeye çalışılmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri gibi üstün nitelikte bilim yapılan ülkelerde bile –belki kaliteli eğitime erişmekle ilgili fırsat eşitsizliklerinden kaynaklanan- bilimin topluma doğru anlatılmasıyla ilgili sorunlar yaşanmaya devam etmektedir. Ülkemizdeki durumun da hiç iç açıcı olmadığını söylemeye gerek yoktur sanırım!

Sözdebilimin yaygın olması insanların yeniye olan merakları kadar, mevcut sisteme ve politik düzene kuşkularından da kaynaklanmaktadır. Pek çok insana göre devletler insanlardan “gerçekleri” saklamaktadır: Sözgelimi Ay’a hiç ayak basılmamıştır ya da devletler uzaylılarla haberleşmekte ve hatta işbirliği yapmaktadırlar. Belki insanlar sürekli olarak beyin yıkama teknikleriyle kontrol ediliyorlar ve belki de Dünya iklimi yüksek bir teknoloji sayesinde kontrol altında tutuluyordur.

Kuşkulanmak “güçlü” bir dürtüdür hiç şüphesiz: Eğer atalarımız çalılardan gelen hışırtılardan kuşkulanmasalar belki de bugün hiçbirimiz hayatta olamazdık! Sorun kuşkulanmakta değil, kuşkulanma dürtümüzün sömürülmesindedir.

Sözdebilimin kök salabilmesinin bilim eğitiminin yeterince verilmemesiyle ilgili olduğu çok açıktır. Ülkemizde de örneklerini 3-5 yılda bir medyada gördüğümüz “devridaim makinesi” iddiaları bu eğitim eksikliğine çok iyi örnektir. Erke dönergeci, kendi rüzgarından enerji sağlayan uçak, dönerken kendini şarj eden motor, mıknatıslı düzenekler yoluyla sisteme fazladan kinetik enerji sağlama, üzerine basınç uygulandığı için sürekli enerji sağlayan düzenek vb. gibi “müthiş” icatlara gençliğimden bu yana defalarca maruz bırakıldım!

Devridaim makinesi taraftarlarına göre (kendileri tam olarak böyle ifade etmeseler de) sonsuz enerji sağlamak ya da en azından sisteme verdiğiniz enerjiden daha fazlasını sistemden elde etmek mümkündür. Bunu yazarken bile tüylerim diken diken oluyor! Eğer bu saygıdeğer arkadaşlar yıllarca süren okul yaşamları sonucunda daha enerjinin korunumu ilkesinin ya da Termodinamiğin ikinci yasasının çalışma felsefesini hiç anlamamışlarsa, verdiğimiz bilim eğitiminden dolayı utanmamız gerekir!

Peki sözdebilimle nasıl mücadele edebiliriz? Gerçek bilimi, bıkmadan, usanmadan ve yorulmadan topluma anlatmak anahtar kelimedir. Hiçbir bilim insanının, İnternet çağında, odasına veya laboratuvarına kapanıp kendi çalışmalarını odaklanmakla yetinmesi düşünülemez! Eğer gelecekte ülkemizde ve Dünya’da bilime daha fazla kaynak ayrılabilmesini istiyorsak da zaten böyle bir çabayı sürekli kılmamız şarttır.

Peki toplum sözdebilimden nasıl kendisini koruyabilir? Öncelikle sorgulamayı öğrenerek! Kuşkulanma dürtümüzü sağlıklı mecralara kanalize etmeliyiz. Buradaki rehberimiz Karl Raimund Popper’in “yanlışlanabilirlik” ilkesi olabilir. Özetle gerçek bir bilimsel kuram yanlışlanabilir nitelikte olmalıdır. Kuramların yanlışlanabilir olması, bir zayıflık değil tam tersine bilimin gücüdür! Bilimde dogma yoktur, olamaz! Yanlışlanabilirlik ilkesini sonraki yazılarımdan birinin konusu olarak tekrar karşınıza çıkarmak isteğindeyim.

Bilimle dolu ve sözdebilime karşı savunmamızın toplumca güçlendiği bir gelecek dilerim.

28-12-2017