Süte Su Karıştırmayan Sütçü Kaldı mı?

Gıda ürünlerinde sahtecilik denildi mi, eskiden sadece süte su karıştıran sütçüler gelirdi aklımıza...

Ellerinde güğümleriyle sokak sokak süt satarken süte en fazla su karıştırmış olabileceklerini düşünürdük.

Köprünün altından çok sular aktı...

Zaman değişti... Teknoloji gelişti.

Gıda, makinaların ürettiği bir şeye dönüştü. Sütlerde sularda kutulara girdi. Sonuçta bugün süte su karıştıran sütçü figürü, artık hafızamızda tatlı bir anı gibi dudaklarımızda bir tebessüm bırakabiliyor ancak.

Tabi artık bu nostalji süte su katılmadığı için değil, suyun diğer katılan bir dolu katkı maddesinin yanında piru pak kalıp adını bile anmadığımız içindir.

Karbonatlar, sodalar, antibiyotikler, pestisitler, mikroorganizmalardan acaba hangileri vardır diye düşüne kaldığımız içindir.

Gıda güvenliği açısından gelinen bu acı durumun boyutlarını ve ciddiyetini gösteren verilerden birisinide Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının belirli aralıklarla yaptırdığı analizlerin sonuçları gösteriyor.

Bakanlık son dönemde özellikle et ve süt ürünleri ile bal üreten işletmelerin ürünleri üzerinde yapılan analizler sonucu elde edilen, bulguları kamuoyu ile paylaşıyor.

Onlarca firma ve bu firmalar tarafından üretilen yüzlerce üründe tespit edilen hileler, sahtekarlıklar ortaya konuluyor.

Bakanlık tespitlerine göre süt ürünlerinde en çok peynirle, tereyağında bitkisel yağ kullanımı sahtekarlığı yapılırken, yoğurtta ise jelatin ve bitkisel yağ kullanımı yapıldığı ortaya çıkıyor.


Et ürünlerinde ise sucuk , sosis
 gibi ürünler en çok hile yapılan ürünlerin başında geliyor. Kıyma da, sucukta, sosiste sakatat ve deri kullanımı en başta gelen sahtekarlık olarak belirlenmiş.

Balda ise arı tarafından doğal ortamında yapılan bir balın taşıması gereken prolin miktarı, glikoz /fruktoz oranı, HMF değeri gibi önemli ayırt edici özellikleri taşımadıkları ve bu ürünlerin çoğu kez glikoz şurubunun bal adı altında piyasaya sürülmesiyle oluşturulduğu tespit edilmiş.

Yapılan açıklamalarda sahtekarlığın en çok bu ürün gruplarında gerçekleştirildiği görülüyor.

Bu tespitler malumun ilanıdır. Üstelik bize kalırsa gıda güvenliği açısından bu sonuçlar buz dağının görünür yüzü gibidir ve asıl vahim kısmı halen suyun altındadır.

Yoğurt yapımını atalarımız buldu. Hayvanlarından sağdığı sütü mayaladı ve o eşsiz aromasıyla yoğurdu yaptı.

Bizde içine jelatin katıp, parafin katıp, bitkisel yağlar katıp, bir dolu koruyucu koyup en az sütle en çok yoğurdu nasıl yaparız, hiç bozulmadan dolapta yoğurdun kalmasını nasıl sağlarız bunun hesaplarını yapar olduk.

Sütün yağını sütün içinden alıp koruyucularla , renklendiricilerle , bitkisel yağlarla hatta patatesle sahte tereyağı ürettik.

Sucuğu, sosisi insan sağlığı için zararlı ürünler sınıfına sokmak için tek tırnaklı etinden, sakatatlara, kullanım süresi dolmuş bozulmuş baharatlara, renklendiricilere, koruyuculara kadar elimize ne geçmişse içine doldurduk.

Dünya üzerindeki ender yerlerden olan Anadolu’nun binbir çiçekli ovalarından dağlarından arılara şifa toplatmak bal almak yerine labaratuvarlarda glikoz/fruktoz oranları ayarlayarak, bal aromaları kullanarak bal yapmayı seçtik.

Tüm bunlar karşısında tüketiciler olarak yapabileceklerimiz ise çok sınırlıdır.

Renkli ambalajları , güzel görünümleriyle market raflarında bizi çağıran bu tür ürünleri tanımak ve ayırt etmek zor.

Ancak güvenilir gıda talebini her platformda dile getirmek gerekli.

Teşhir edilen firmaların ürünleri alınmamalıdır.

Pratikte ise bir kaç öneriyi paylaşabiliriz.

Örneğin, süt alırken kutu süt yerine günlük süt almayı tercih etmek gerekir. Çünkü günlük sütler pastörize olduğu için kalite olarak daha az mikroorganizma yüküne sahip ve daha nitelikli sütlerden üretilmek zorundadır. Çoğu kez günlük süt olamayacak kalitedeki sütler kutu süt olarak işlenirler.

Hazır yoğurdu mümkünse hiç almamak ve atalarımızın yaptığı gibi yapmak yani sütü kendimiz mayalayarak yoğurt üretmek en doğru yöntem... Üstelik bu işlem çokta zor değil.

Yine hazır sucuk vb ürünleri almamak eskiden olduğu gibi eti, baharatı seçerek alıp güvenilir bir kasaba yaptırmak en ideal çözümlerden biridir.

Bu köşeyi takip edenlerin bildiği gibi düşüncemiz gıda güvenliğinin tarladan başlayıp sofraya ulaşıncaya kadarki tüm süreçlerini içeren bir eğitim ve denetim sistemiyle sağlanabileceği yönündedir.

Üstelik gıda güvenliği söz konusu olduğunda tek risk sahte ürünler de değildir. Bu sorunun sadece bir yanıdır.

Pestisit, antibiyotik, hormon kalıntılı ürünlerin sofralara ulaşıyor olması... Hijyenik olmayan koşullarda bu ürünlerin işleniyor olması... Kullanılan katkı maddeleri ile ürünün gerçek doğası dışında başka bir biçime dönüşüyor olması...

GDO’lu ürünler gibi sadece insan sağlığını değil çevreyi ve diğer tüm canlıları etkileyebilecek bir ürünün sofralara ulaşıyor olması...

Esas yaygın ve ciddi olan tehditler bunlardır.

Öyleki daha çok kısa bir süre önce yasalarla ithalatı, ekimi, dikimi yasaklanan GDO’lu ürünlerin bebek mamalarına bile nasıl girebildiğine tanık olduk. Tarım Bakanlığı’nın yaptırdığı analizlerde çok tüketilen bir bebek mamasında GDO tespit edilebilmiştir. Gıda güvenliği riskinin bebeklere varıncaya dek tüm toplumu nasıl sardığının bir göstergesi durumundadır.

Sonuç olarak; evet yalan değil özlüyorum...

Süte sadece suyun katıldığı, sütçüden alınan taze sütle yoğurdun yapıldığı günleri. O yoğurtla yapılan buz gibi ekşi ayranları özlüyorum.

Özlüyorum yalan değil; suyunda, sütünde kutuya henüz girmemiş olduğu günleri...

Özlemlerimizin gerçekleştiği bir dünya dileğiyle.

 

28-12-2017