Dağılmanın Notları

Dağılmanın Notları

A+ A-

Sabahın hangi saatinde olduğumu bilmiyorum; çünkü saatlere uzun süredir bakmıyorum, zamanı ölçmek yerine hissediyorum ve bu da çoğu zaman beni yanıltıyor, mesela bir gün, bir sandalyenin neden üç ayağı değil de dört ayağı olduğunu düşündüm; sonra bunun aslında sandalyeyle hiç ilgisi olmadığını fark ettim, dört ayaklı olması, dengede durmak içinmiş gibi anlatılır ama insanın da iki ayağı var ve yine de çoğu zaman dengede duramıyor, demek ki mesele sayı değil, durmakla ilgili,

Bir otobüs durağında beklerken herkesin aynı yöne bakıp farklı yerlere gitmesi tuhaf geliyor bana, aynı çizgide durup farklı hayatlara dağılıyoruz, kiminin cebinde bir anahtar var, kiminin aklında bir cümle, kimininse hiçbir şey, boşluk taşıyan insanlar en ağır olanlar, bunu orada, durağın camındaki çiziklerden anlıyorum, kimse fark etmiyor ama o çizikler, her gün biraz daha derinleşiyor,

Geçen gün bir kitap açtım, ortasından, başını bilmeden okumaya başladım, sonunu da merak etmedim, cümlelerin bazıları bana tanıdık geldi; sanki daha önce başka bir yerde okumuşum gibi, belki de benzer düşünceler, farklı kâğıtlara basılıyor sadece, insan da öyle değil mi zaten? Aynı korkular, farklı yüzlerde dolaşıyor, aynı cümleler, farklı ağızlarda yarım kalıyor,

Bir çiçeği sulamayı unuttuğum gün, ona kızmadım, kuruduğu için üzülmedim de, sadece, “demek ki bu kadar” dedim, her şey bu kadar işte, ne eksik ne fazla, bazı şeyler devam etmiyor çünkü devam etmek zorunda değiller, insanlar bunu kabullenmekte zorlanıyor, her bitişe bir anlam, her suskunluğa bir sebep arıyoruz, oysa bazen hiçbir şey olmuyor, bu, en zor kabul edilen ihtimal,

Bir arkadaşım vardı, çok konuşurdu, ne söylediğini hatırlamıyorum ama sesini hatırlıyorum, bazı insanlar söyledikleriyle değil, çıkardıkları sesle yer kaplar, bazılarıysa sessizliğiyle, sessizlik her zaman boşluk değildir; bazen fazlalıktır taşacak yer bulamayan düşünceler susar,

Bir defterin son sayfasına gelince yazmayı bırakıyorum, yeni bir defter açmak bana ağır geliyor, sanki devam etmek için bir gerekçeye ihtiyacım varmış gibi, oysa çoğu şey gerekçesiz devam ediyor, günler geçiyor, mevsimler değişiyor, insanlar uzaklaşıyor, kimse kimseye nedenini sormuyor, sormak istiyoruz belki ama cevaplar genelde beklentimizi karşılamıyor,

Bir kafede otururken masaya bırakılan kaşığın sesi bazen bütün bir günü anlatabiliyor, metalin seramiğe çarpması gibi, bazı anlar da insanın içine çarpıyor, ne kırıyor ne de iz bırakıyor; sadece orada olduğunu hissettiriyor, hayat dediğimiz şey belki de bu hislerin toplamı ama kimse toplamayı öğretmedi bize, herkes tek tek yaşıyor,

Bazen çok şey biliyormuş gibi konuşan insanlara bakıyorum, bilgi, insanı hafifletmiyor, aksine, bazen daha ağır bir yük oluyor, çünkü bildikçe görmezden gelmek zorlaşıyor, görmezden gelemediğin şeylerle yaşamak ise ayrı bir beceri, kimse bunu öğretmedi,

Bir gün aynaya baktım ve yüzümde bir ifade aradım, yoktu, ne yorgun ne mutlu ne de şaşkındım, sadece vardım, bu hâl, beni beklediğimden daha çok rahatsız etti, çünkü bir duyguya sahip olmamak, duygusuz olmak değil; yönsüz olmak demekti, yönsüzlük, insanın kendine en uzak olduğu hâl,

Yağmur yağarken herkesin aynı ıslaklığa farklı tepkiler vermesi gibi, hayat da herkesi aynı yerinden vurmuyor, kimi üşüyor, kimi seviniyor, kimi hızlanıyor, aynı olayın bu kadar farklı sonuçlar doğurması beni hep düşündürmüştür, belki de gerçeklik dediğimiz şey, ortak değil; sadece çakışan anlardan ibaret,

Bir cümleyi yarım bırakmak istiyorum bazen, nokta koymak büyük bir iddia gibi geliyor, devamı olmayan şeyler daha dürüst sanki, çünkü devam edebilen her şey, biraz da kendini kandırıyor, süreklilik, çoğu zaman bir alışkanlık,

Şimdi bütün bunları neden düşündüğümü bilmiyorum, bir amaç yok, bir sonuç da aramıyorum, her şey birbirine değiyor ama birleşmiyor, parçalar yan yana duruyor, bir bütün oluşturmadan, belki de her şey zaten böyleydi; biz sadece anlam aramayı fazla ciddiye aldık,

Bütün bu dağınıklığın içinde, bir şeyleri özellikle birbirine bağlamamaya çalıştığımı fark ediyorum, çünkü bağ kurdukça açıklamak, açıkladıkça savunmak gerekiyor, oysa savunulan her şey, biraz zayıflıyor, hayatın kendisi de böyle değil mi? Netleştiği anda sıradanlaşıyor, belirsiz kaldığında ise insanın aklında dolanıp duruyor, bu yüzden bazı düşüncelerimi bilerek yarım bırakıyorum, bazı örnekleri tamamlamıyorum, bazı kapıları aralık bırakıyorum, anlamı tam kurarsam, okuyan da ben de rahatlayacağız; ama bu rahatlık, yazının doğasına aykırı, çünkü bazen bir metnin işi anlatmak değil, zihinde dolaşacak bir boşluk bırakmaktır,

Ve sonunda şunu fark ediyorum: Bu yazı da dahil olmak üzere, anlam yüklediğimiz her şey, yüklediğimiz anda gereksizleşiyor,

08-01-2026
Rüya Ülay

Rüya Ülay

Edebiyat

5 Aralık 2003 yılında İstanbul’da doğdu, 2021 yılında Avcılar Saide Zorlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde Dış Ticaret okudu ardından Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümüne giriş yaptı, tarihi ve sanatı eleştirel yönüyle ele almayı seviyor, düşüncelerini saklamıyor, sadece cümleye dönüştürmek için bekletiyor, hayvanları ve kahverengiyi seviyor.

ulayruya@gmail.com