Kendime Geç Kaldığım Günler
Hayatımın büyük bir kısmını, kendime biraz geç kalarak yaşadığımı fark ettim, o an bunu bilmiyordum tabii, sadece koşuyordum, bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri tamamlamaya, birilerine yetmeye… Günler birbirinin içine giriyor, ben ise her günün sonunda “bugün ne hissettim?” sorusunu cevapsız bırakıyordum, çünkü hissetmek için durmak gerekiyordu, ben durmuyordum, durmayı bilmiyordum,
Uzun süre güçlü olmayı, kırılmamakla karıştırdım, hislerimi bastırmayı olgunluk sandım,“böylesi daha doğru,” dedim kendime, “her şeyi bu kadar ciddiye almamalısın,” oysa ciddiye almamakla, fark etmemek arasında ince ama hayati bir fark vardı, ben fark etmemeyi seçmiştim, çünkü fark etmek, bazı kapıları açıyordu ve o kapıların ardında ne olduğunu görmekten korkuyordum, bunu da çok geç anladım; bazı şeyleri kaybetme noktasına geldiğimde, hayır; kaybettiğimde..
Bazen kendimi dışarıdan izliyormuş gibi hissediyorum, belki bunu sıklıkla söylüyorum fakat içimde çözülemeyenler varken kendi kendime hep tekrara düşüyorum, papağan gibi değil, bozuk bir plak gibi; cansız bir nesne, durağan ama işlevli tam değil, gülümseyen, konuşan, her şey yolundaymış gibi davranan bir ben var; bir de onun içinde sessizce yorulan başka bir ben, ikisi aynı bedende yaşıyor ama birbirleriyle pek konuşmuyorlar, içimdeki sessiz olan, uzun süre ihmal edildi, onun söylediklerini duymamak için kendimi sürekli bir şeylerle oyaladım, gürültüyle, planlarla, meşguliyetle,
Sonra bir gün, çok sıradan bir anda yakaladı beni bu fark ediş, büyük bir olay olmadı, olması da gerekmezdi, insan bir zaman sonra gerçekten de büyüklerin, “büyüyünce anlayacaksın, büyüyünce geçer” sözünü harfi harfine yaşıyordu, ama yine de, kimse hayatımdan çıkmadı, kimse gelmedi, sadece bir sabah aynaya baktım ve yorgunluğumun uykusuzluktan değil, kendimden uzaklıktan olduğunu anladım, aslında hepimiz gün içinde ara ara aynada kendimizle denk geliriz fakat mühim olan düşünmek, kafa patlatırcasına değil; anlam bulmuşçasına çünkü İnsan kendinden uzaklaşınca, dinlense bile toparlanamıyor, çünkü asıl yorgunluk, ruhun geride kalması,
O günden sonra kendime daha sık sorular sormaya başladım, o gün çok geç değildi ya da belki de dün hatta yarındı, cevap almak için değil, gerçekten sormak için sorular sordum, “bunu neden bu kadar istiyorum?” “beni asıl üzen ne?” “bu benim sesim mi, yoksa öğrendiğim bir cümle mi?” Bu soruların çoğunun net cevapları yoktu, ama yine de iyi geldi, çünkü ilk kez, kendimi aceleyle susturmuyordum, cevap bulmaktan öte sorular sormam da bir adım değil miydi? Bence yeteri kadar yeterdi,
Felsefe kitaplarında okuduğum o “kendini bil” meselesi, teoride çok etkileyici ama pratikte oldukça rahatsız edici bir şeymiş, kendini bilmek, sadece güçlü yanlarını görmek değil; kaçtığın yerleri, görmezden geldiklerini, kendine söylediğin küçük yalanları da fark etmek demek, benim en büyük yalanım, “idare ediyorum” cümlesiydi, idare etmek, yaşamak değilmiş, sadece hayatta kalmanın daha sessiz bir yoluymuş, bunu mantı ile makarnayı karıştırarak salçalı suda haşladığım zaman fark ettim, hayır, denemeyin, her ne kadar yenilebilir olsa da makarna ve mantı ayrı anlamlarda güzel, belki de tüm mesele budur, bazı şeyleri içselleştirmememiz gerekir,
Zamanla şunu fark ettim: Duygular bastırıldığında yok olmuyor, sadece yön değiştiriyor, bunu sürekli hatırlatılıyorum kendime; fikirler değişir, konuşulmayan bir üzüntü, bir yerden sonra kırgınlık olarak çıkıyor, görmezden gelinen bir yorgunluk, tahammülsüzlük olarak kendini gösteriyor, insan en çok da, adını koyamadığı şeylerden zarar görüyor, o yüzden artık hissettiklerimi isimlendirmeye çalışıyorum, bu çok basit ama bir o kadar da zor bir eylem, mesela, bir süredir sebepsiz yere insanlara daha sert cevaplar verdiğimi fark ediyorum, o an sinirli olduğumu sanıyorum ama durup baktığımda bunun öfke olmadığını anlıyorum; bu, uzun zamandır dile getirmediğim bir yorgunluk, kimseye ‘çok yoruldum’ demediğim için, bu cümle benden çıkamadığı her seferde ses tonuma sızıyor ya da birine kırıldığımda bunu konuşmak yerine içime attığımda, günler sonra en küçük bir sözle patlayan bir mesafe oluşuyor aramızda, aslında kırıldığım an değil, sustuğum an başlıyor her şey, o yüzden artık kendime şunu söylüyorum: Bu his ne? Öfke mi, hayal kırıklığı mı, yalnızlık mı? Adını koyduğumda geçmiyor belki ama en azından beni ele geçirmiyor,
Bazı günler hâlâ kaçmak istiyorum, her şeyi kapatıp, düşünmemeyi, hissetmemeyi… Ama artık bunun geçici bir rahatlama olduğunu biliyorum, kendimden kaçtığım her an, bir yerde beni bekleyen bir yük bırakıyorum, sonra dönüp o yükü daha ağır bir şekilde taşımak zorunda kalıyorum, hayat, ertelenen yüzleşmelerin faiziyle işliyor sanki,
Kendime yaklaşmayı öğrendikçe, başkalarına bakışım da değişti, insanların sertliğini, suskunluğunu, ani tepkilerini daha az kişisel almaya başladım, çünkü herkesin içinde, gösteremediği bir taraf olduğunu biliyorum artık, bu bilgi beni daha iyi biri yapmadı belki, ama daha anlayışlı biri yaptı, ve bu, dünyayı biraz daha katlanılır kılıyor,
Bazen düşünüyorum da, keşke bize küçükken şunu öğretselerdi: Hayatta her şey yolunda gitmek zorunda değil, ama her şey yolunda değilken de kendini terk etmek zorunda değilsin, kendinle kalabilmek, belki de öğrenilmesi gereken en önemli beceri, sessizliğe dayanabilmek, cevapsız sorularla bir süre yaşayabilmek, eksik hissettiğin hâlinle de var olabilmek…
Şimdi hayatım hâlâ mükemmel değil, hâlâ yoruluyorum, hâlâ kararsız kalıyorum, hâlâ bazı geceler içimde bir ağırlıkla uyuyorum, dahası durduğum yerde yoruluyorum belki de o kadar alışmışımdır ki buna, fevkalede bir yerde dahi olsam dudaklarım benden bağımsız kıpırdar ve yoruldum der gibi geliyor, fakat yine de artık o ağırlığın farkındayım, adını biliyorum, nereden geldiğini az çok anlıyorum, ve bu, onu tamamen geçirmese bile, taşınabilir kılıyor,
Kendime geç kalmış olabilirim, öyle sanıyor da olabilirim, ihtimaller dahilinde, ama tamamen kaybetmiş değilim, belki de hayat, tam olarak budur: Kendine zaman zaman geç kalmak ama bir noktada dönüp kapıyı çalmak, içeride hâlâ seni bekleyen bir şeyler olduğunu fark etmek, dahası, öyle olduğunu ummak,
Belki de en zor olan, bu fark edişlerle ne yapacağını bilmemek değil; onlarla yaşamayı öğrenmek, kendine geç kalmış olmanın utancını, toparlanmış gibi görünmenin yorgunluğunu, bazen çok şey anlamış olmanın bile ağırlığını taşımak… İnsan bazı günler kendine yaklaştıkça daha da dağınık hissedebiliyor, çünkü netlik her zaman ferahlık getirmiyor, ama yine de, bu dağınıklığın içinde bir samimiyet var; kaçmadığını bilmenin sessiz bir rahatlığı, hayat her zaman anlamlı cümlelerle ilerlemiyor, bazen fark edişin ardından gelen şey büyük bir aydınlanma değil, küçük bir tökezleme oluyor; sonrası hayal kırıklığı ve muz kabuğu olsa bile…