Kendine Şahit
Bazen kendimi izlerken yakalıyorum, dışarıdan bakıyormuşum gibi, aynı anda hem çok düşünen hem de hiç düşünmeden hareket eden bir hâlim var, bu çelişkiyi en çok küçük anlarda fark ediyorum, bulutların hızına, ışığın tonuna, havanın ağırlığına anlamlar yüklüyorum, “bugün böyle bir gün,” diyorum, hayatım hakkında çıkarımlar yapıyorum, ama beş dakika sonra birine söylediğim tek bir kelimeyle, o kadar düşünmeden, o kadar hızla, bir şeyi kırabildiğimi fark etmiyorum bile,
İnsanın tuhaflığı burada başlıyor sanırım, büyük şeyler karşısında yavaşlıyoruz, küçük sandıklarımız karşısında hızlanıyoruz, bir manzaraya bakarken duruyoruz, ama bir insana bakarken geçiyoruz, düşünmek için sessizliği bekliyoruz, konuşmak için ise çoğu zaman sabırsızız, halbuki en çok düşünülmesi gereken yerler, tam da konuştuğumuz anlar değil midir?
Kendime soruyorum; bu kadar farkındalık iddiası, bu kadar iç konuşma, bu kadar analiz… peki neden hâlâ aynı yerlerde tökezliyorum? Neden bildiğimi sandığım şeyleri yaşarken unutuyorum? Sanırım cevap basit ama rahatsız edici; bilmek, davranmak anlamına gelmiyor, insan çoğu zaman bildiğinin tersine yaşamayı başarıyor, bu da ayrı bir yetenek aslında,
Kendime karşı çok nazik olabiliyorum, “yoruldum,” diyorum, “insanım,” diyorum,“herkes hata yapar,” ama başkasına geldiğinde aynı cömertliği gösteremediğim anlar oluyor, kendim için gerekçeler üretirken, başkaları için sonuçlara bakıyorum, bu da bir tezat, aynı davranış, farklı kişide bambaşka bir anlam kazanıyor, sanki herkesin iç dünyası bana kapalı ama benimki herkese açık sanıyorum,
En garibi de, düşünmekten korkmamam sanırım, ama düşünülmekten çekiniyorum, anlaşılmak istiyorum ama anlaşılmanın getirdiği sorumluktan kaçıyorum, bir yanım “beni gerçekten gör” derken, diğer yanım görünür olunca huzursuz oluyor, insan hem temas isteyen hem de mesafe koyan bir varlık, yaklaşınca ürken, uzaklaşınca özleyen bir hâl bu,
Bazen kelimelerime fazla güveniyorum, “ben bunu kastetmedim,” dediğimde her şeyin düzeleceğini sanıyorum, oysa kelimeler, söylendiği anda artık bana ait olmaktan çıkıyor, karşısındakinin içinde yankılanan hâliyle yaşamaya başlıyor, benim niyetimle değil, onun hissettiğiyle var oluyor, bunu bildiğim hâlde, hâlâ konuşurken yeterince yavaşlayamıyorum, bakın, bir tezat daha; sonuçlarını bildiğim bir şeyi, yine de tekrar ediyorum,
Kendimle ilgili fark ettiğim bir başka şey daha oluyor; düşünmeyi seviyorum ama yüzleşmeyi erteleyebiliyorum, teorilerim, çıkarımlarım ve uzun uzun iç monologlarım var, ama sıra değişmeye geldiğinde, orada duraksıyorum, çünkü düşünmek güvenli bir alan, değişmek ise riskli, insan bazen farkındalığı bir kalkan gibi kullanıyor, “ben zaten bunun farkındayım,” diyerek hareketsiz kalabiliyor,
İnsan olmanın özü belki de burada yatıyordur; çelişkilerimizde, aynı anda hem inciten hem incinen, hem düşünen hem savrulan, hem seven hem kaçan bir yapıdayız, net olmayı seviyoruz ama netlikten korkuyoruz, çünkü netlik, sorumluluk demek, “ben buyum,” dediğin anda, artık kaçacak yerin kalmıyor, ya da düpedüz kendimi avutuyorumdur,
Bir düşünceye verdiğim zamanı, bir cümleye de vermek, bir manzaraya gösterdiğim özeni, bir insana da göstermek, her şeyin bu kadar hızlı tüketildiği bir dünyada, biraz durmak başlı başına bir direniş olabilir mi?
Hâlâ öğreniyorum, kendimi de, insanı da.. çelişkilerim geçmedi, sanırım geçmeyecek, ama onları fark ettiğim anlar çoğaldı, belki de mesele tutarlı olmak değil; tutarsızlığının farkında olmak, çünkü insan en çok, kendini izlemeye cesaret ettiğinde değişmeye başlıyor,
Ve evet, hâlâ bazen durup düşünürken, bazen düşünmeden konuşurken yakalıyorum kendimi, ama artık bu tezatlığı bir utanç gibi değil, insan olmanın en yalın, en ham başlangıcı gibi sırtlanıyorum, çünkü insan, ancak kendi karmaşasına cesaretle bakabildiğinde, o karmaşanın içindeki ritmi duymaya başlıyor,
Sonuçta bizler bitmiş birer sanat eseri değiliz; her gün yeniden çizilen, hataları silinmeyen ama üzerine yeni renkler eklenen taslaklarız, ve belki de en büyük sanat, bu taslağın kusurlarına rağmen onu sevmeyi, onunla yürümeyi ve her şeye rağmen yeniden başlamayı öğrenmektir, kendimi izlemeyi bırakmayacağım, ama artık izlerken sadece yargılamayacağım; bu tuhaf, çelişkili ve yorgun insana biraz da şefkatle eşlik edeceğim,
Edip Cansever'den, Ben Ruhi Bey Nasılım şiiri..