Zihnin Gece Hâli
İnsan bazen yalnızca yaşlanmıyor; düşüncelerinin içinde de yavaş yavaş aşınıyor, bunu ilk ne zaman fark ettim bilmiyorum, belki gecenin bir yarısı tavana bakarken, belki de kalabalığın ortasında sebepsiz yere kendimi dünyadan birkaç santim uzakta hissederken ama bir yerde anladım ki insanın en büyük yorgunluğu bedensel değil, zihinsel oluyor çünkü beden uyuyabiliyor; fakat düşünceler hiçbir zaman tamamen uyumuyor,
Bilim insanları beynin, insan sustuğunda bile çalışmaya devam ettiğini söylüyor, buna “default mode network” diyorlar; yani insan hiçbir şey yapmazken bile beynin kendi içinde konuşmaya devam etmesi, ne tuhaf değil mi? İnsan bazen kendi sessizliğinde bile yalnız kalamıyor, içimizde sürekli çalışan görünmez bir anlatıcı var, geçmişi tekrar ediyor, geleceği kuruyor, pişmanlıkları cilalıyor, korkuları büyütüyor, belki de bu yüzden bazı geceler odamız sessiz olsa bile zihnimiz bir savaş alanına dönüşüyor,
Dünya artık yalnızca dışarıda yaşanmıyor, insanların büyük bir kısmı kafalarının içinde yaşıyor, bir bakıyorsun biri sana gülümsüyor ama içinde çocukluğundan kalmış bir kırgınlık taşıyor, bir başkası kahkahalar atıyor ama geceleri uyuyabilmek için kendini saatlerce yorması gerekiyor, hepimiz biraz parçalanmış hâlde dolaşıyoruz aslında, modern insanın trajedisi tam da burada başlıyor; hiçbir çağda insanlar birbirine bu kadar yakın değildi ama hiçbir çağda bu kadar yalnız da olmamışlardı,
Telefonlarımızda binlerce kişi var ama içimizi gerçekten anlatabildiğimiz insan sayısı bazen bir elin parmaklarını bile geçmiyor, ve garip olan şu ki bilim bunun nedenini kısmen açıklıyor, insan beyni gerçek sosyal bağ ile dijital etkileşimi tamamen ayırt edemiyor, her bildirim küçük bir dopamin salgısı yaratıyor, küçük bir ödül hissi.. yani modern dünya insanı mutlu etmiyor; onu kısa süreli olarak oyalanmış hissettiriyor, bu yüzden insanlar sürekli ekran kaydırıyor ama içlerindeki boşluk aynı yerde durmaya devam ediyor,
Belki de çağımızın en büyük hastalığı mutsuzluk değil; hissizleşmek,
Eskiden insanlar acıyı daha çıplak yaşarken şimdi ise dikkat dağıtıcılarla uyuşturuyoruz kendimizi, bir şarkı açıyoruz, video izliyoruz, başka insanlara bakıyoruz, başka hayatlara özeniyoruz, ama insan bazen bütün sesleri kapattığında kendi içindeki çöküşü duyuyor, en korkutucu an da bu oluyor çünkü insanın içinde kimsenin bilmediği odalar vardır,
Bazı insanlar çocukluğunu hâlâ sırtında taşır mesela, bilim diyor ki çocuklukta yaşanan duygusal ihmal beynin stres sistemini yıllarca etkileyebiliyor, yani insan bazen yıllar sonra bile bir bakıştan neden kırıldığını tam anlayamıyor çünkü bazı yaralar mantıkla değil, sinir sistemiyle hatırlanıyor, insan unutsa bile bedeni unutmuyor,
Belki bu yüzden bazı insanların gözlerinde sürekli bir yorgunluk olur sanki dünyayı uzun zamandır omuzlarında taşıyorlarmış gibi,
Ben bazen insanların gözlerine bakınca bunu düşünüyorum, herkesin içinde anlatılmamış bir hikâye var, birine neden sessiz olduğunu soruyorsun, “iyiyim” diyor, ama o “iyiyim” kelimesinin altında kaç tane kırılmış hayal, kaç tane yarım kalmış cümle olduğunu kimse bilmiyor,
İnsan zaten en çok söyleyemedikleriyle ağırlaşıyor derler ya hani, bu gerçekten doğru,
Buna rağmen yaşamaya devam ediyoruz, işe gidiyoruz, kahve içiyoruz, birilerine günaydın diyoruz fakat içimizde küçük kıyametçikler kopuyor, kozmosun büyüklüğünü düşündüğümde bu durum bana daha da garip geliyor, düşünsenize, milyarlarca yıldızın olduğu bir evrende küçücük canlılarız ama bir insanın bir cümlesi bütün günümüzü değiştirebiliyor, bir bakış yüzünden haftalarca kendimizi kötü hissedebiliyoruz, evrensel ölçekte görünmez kadar küçüğüz ama duygularımız kendi içimizde devasa,
Peki ya insanı trajik yapan şey tam olarak buysa? Bu kadar geçici olup bu kadar derin hissedebilme hâli; bir gün herkes ölecek, bunu biliyoruz ve bilim bunu romantikleştirmiyor, kalp duruyor, hücreler çöküyor, beden sessizleşiyor ama yine de insanlar birbirine sarılıyor ve birbirini sevmeye devam ediyor, geçici olduğunu bildiği hâlde bağ kuruyor, bu bana inanılmaz geliyor çünkü mantıklı olan hiç bağlanmamak olurdu belki ama insan mantıklı bir varlık değil; anlam arayan bir varlık,
Birini neden sevdiğimizi bile tam açıklayamıyoruz, bilim hormonlardan bahsediyor: dopamin, oksitosin, serotonin… Ama kimse bir insanın sesinin neden eve benzettiğini açıklayamıyor, kimse bazı insanların neden “geçmiş” gibi hissettirdiğini tam anlatamıyor,
Edebiyatın başladığı yer de bazıları için tam olarak burası; bilimin ölçemediği o boşluk, o kaçış hissiyatı… İnsan yalnızca etten ve kemikten oluşmuyor, biraz anılardan, biraz korkulardan, biraz özlemden oluşuyor, bazen yıllar önce duyduğu bir şarkıyla parçalanabiliyor mesela çünkü hafıza yalnızca bilgiyi değil, duyguyu da saklıyor, beyin bazı anıları silse bile hislerini saklamaya devam ediyor, bu yüzden bazı insanlar bir kokuyla geçmişe dönebiliyor, fakat bir menekşede koku aranmaz, aranan şey de koku değil, umuttur,
Ne kadar düşünürsem düşüneyim sonuç aynı; insan aslında taşıdığı şeylerin toplamı değil, taşıyamadığı şeylerin izidir, içimizde hep eksik kalan bir şey var ve asla tam olamıyor tam anlaşamıyor ve tam anlatamıyoruz kendimizi, belki bu yüzden sanat vardır, şiirler, kitaplar, şarkılar…İnsan söyleyemediği şeyleri başka insanların cümlelerinde arıyor,
Belki de hayatın anlamı büyük cevaplarda değildir, belki anlam, gece herkes uyuduğunda pencereye vurup geçen rüzgârda, sevdiğin bir insanın sesinde, eski bir kitabın arasından düşen kurumuş bir çiçektedir, belki insanı hayatta tutan şey dev fikirler değil, küçük ama gerçek olan o hisleridir,
Ve galiba iyileşmek de, her şeyi unutmak değil, bazı acılarla birlikte yaşamayı öğrenmektir çünkü insan tamamen geçmez, tam olmaz sadece zamanla kendi yaralarının etrafında daha sessiz yürümeyi öğrenir,